Anadolu’yum ben, tanıyor musun?

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar.
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır;
Anadolu’yum ben, tanıyor musun?

Ahmet Arif, Anadolu adlı şiirine bu dörtlük ile başlıyor ve ilerleyen cümlelerde aşk ve şevk ile anlatıyor Anadolu’yu. Peki biz bugün üzerine ayak bastığımız, barındığımız, beslendiğimiz Anadolu’yu tanıyor muyuz veya ne kadar tanıyoruz?
Anadolu, sadece sınırları belli bir toprak parçası değildir. İstanbul’un Üsküdar ve Kadıköy bulunan yakası da değildir. Ankara’dan sonraki ağaçsız kahverengi topraklar değildir. Anadolu, sadece bir bölgeyi anlatırken kullanılacak bir kelime de değildir.

Anadolu; bir insanlık değeridir, bir yaşam alanıdır, bir medeniyet merkezidir, kültürlerin kucaklaştığı bir sahnedir, bilinen tarihin beşiğidir, dedelerimizin anlattığı çocuk masallarının yuvasıdır, bugün hâlâ kulaklara çalınan hikayelerin kaynağıdır ve ruhu ölümsüz kahramanların vatanıdır.

Binlerce yıl boyunca insanlar; Anadolu’yu yurt edindi, suyundan içti, toprağını ekip biçti, mahsullerinden karnını doyurdu. Anadolu, kimseyi geri çevirmedi. Her millete, her dine, her kültüre açtı kapılarını. Fırat’ında, Kızılırmak’ında, Menderes’inde susamış boğazları ve suya muhtaç kökleri suladı. Ormanlarında binlerce hayvana yuvalar açtı. Ovalarında tarlaları besledi, yamaçlarında evleri tuttu. Bereketli topraklarından ekinler sundu insanlara.

Böylesine bereketli ve verimli topraklara sahip Anadolu, yüzyıllarca paylaşılamadı. Asurlular, Hititler, Ahmenişler, Makedonlar, Yunanlar, Romalılar, Türkler ve daha niceleri sıra ile hepsi Anadolu’ya geldi ve buraya yerleşti. İlk önce gelenler, ağaçlarından meyveler yiyerek, ormanlarında hayvanları avlayarak, nehirlerinden sular içerek geçip gittiler. Ardından gelenler biraz daha fazla sevdi Anadolu’yu ve taştan, kerpiçten evler yaptılar, yerleştiler topraklarına ve Anadolu’daki ilk yerleşmeyi başlattılar. Kimisi ise Anadolu’nun dört tarafına çadırlarıyla obalar kurarak gezdi, her bir köşesinin keyfini çıkardı. Bir başkaları ben buradan hiç gitmem dedi, derinlerine temeller attı, saraylar, köşkler yaptı. Şehirler yaptılar, sınırlar çizdiler Anadolu’nun gövdesine ve bu sınırları yüksek taş duvarlarla döşediler.

Her gelen bir parçasından faydalanıyordu. O kadar gönlü geniş, o kadar bereketliydi ki Anadolu; kucaklamıştı her bir medeniyeti, kültürü ve dini. Ama ne zaman ki bu medeniyetlerin taştan duvarları birbirine değdi, ne zamanki diktiler gözlerini geniş ve bereketli ovalara, ne zaman ki elindekiyle yetinmemeye başladı insan; işte o gün kan düştü Anadolu’nun tenine. Cansız bedenler gömüldü topraklarının altına. Umutlar ve hayaller birer kılıç darbesiyle sonlandırıldı savaş meydanlarında. Acıttılar Anadolu’nun bedenini, göğsünden dumanlar yükselttiler, ateşe verdiler ormanlarını. Kuş cıvıltılarının arkasından, insan feryatları duyulmaya başladı. Nehirlerinin berrak suları, kırmızıya çaldı. Kahverengi toprakların rengi karardı.

Ama Anadolu, yine de cömertti. Her şeye rağmen baharda yine açıyordu kırlarda papatyalar, yine akıyordu sular nehirlerinden ovalara. Dağlarında geyikler koşuyordu, yollarından kervanlar yürüyordu. İlkbaharda yeşeriyor, sonbaharda sararıyordu coğrafyasının rengi.

Dört mevsimin doya doya yaşandığı bir iklime sahipti ve konumu ile bilinen dünyanın merkezindeydi. Binlerce yıllık tarihi ticaret ve geçiş yolları ya Anadolu’dan geçiyordu ya da Anadolu’nun hemen yanı başından.

Kimler basmadı ki Anadolu’nun kadim topraklarına; Hitit kralları, Mısır firavunları, Makedonya kralı Büyük İskender, Pers İmparatorları, Roma İmparatorları, Selçuklu sultanları, Osmanlı sultanları ve daha bir sürü devlet lideri ve yöneticileri.
Ama ben siyasileri bir kenara bırakmak istiyorum. Onlar, aldıkları karar ile bu toprakların siyasi kaderlerini çizdiler tabi ama onların dışında birileri var ki; onlar Anadolu’nun manevi liderleri, düşünce liderleri, örnek liderleri ve bence Anadolu’nun asıl liderleri onlardır. Fikirleriyle belki bir siyasi ülke kurmadılar ama binlerce insanın manevi dünyasına ışık tuttular. Düşünsenize, bu topraklardan "İki cihan bedbahtı, kim bir gönül yıktı ise" diyen bir derviş geçti, adı Yunus Emre idi. Anadolu’nun en zor zamanlarında düşünceleriyle manevi birlikteliği sağlayan bir Mevlana geçti. Büyük İskender’le bile karşı karşıyken dünyevi ihtiyaçları elinin tersiyle iten bir Diyojen geçti. Anadolu’nun vatanlaşmasını sağlayan ahilik sisteminin kurucusu Ahi Evran geçti. Erzurumlu İsmail Hakkı, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli ve daha niceleri geçti. Bugün bütün dünyanın kabul ettiği ve Büyük İskenderin de öğretmenliğini yapmış Aristoteles geçti bu topraklardan. Gözleri görmeden bize aşkı ve toprağı anlatan Aşık Veysel geçti. "Aşk biterse yorulur insan, ben ne zaman ölürsem Neşet yoruldu desinler." diyen Neşet Ertaş geçti.

Hepsi bu topraklarda birer filiz gibi yeşerdi ve kendilerinden bişeyler kattılar Anadolu’ya. Tekrar tekrar vurgulamak istiyorum şu cümleyi; Anadolu sadece bir toprak parçası değildir. İnsan ve toprağın bütünleşmesidir. Güzelliği onlarca kültürün şiirlerine, türkülerine, eserlerine yansımış somut bir değerdir.



Ahmet Arif’in sorusunu hatırlatalım şimdi; Siz Anadolu’yu tanıyor musunuz? Yoksa yaşadığınız toprakların değerinin farkında olmadan sadece üzerinde çalışıp para kazandığınız bir yer olarak görüyor veya bunun bile farkında olmadan zamanınızı mı geçiriyorsunuz? Anadolu dendiğinde aklınıza sadece bölge isimleri mi geliyor? Hiçbiriniz tarihi ezberlemek veya çok iyi bilmek zorunda değilsiniz tabi ki; ama yaşadığınız ve suyundan içtiğiniz toprakların tarihinin farkında olmak da zor değil. Anadolu’ya değer vermek de zor değil. Kimimiz şair oluruz; dizelerde anlatırız Anadolu’yu. Kimimiz gezgin oluruz; yazılarımızda, videolarımızda anlatırız Anadolu’yu. Kimimiz ise hiçbir şey anlatmayız, bir köşesine ağaç dikeriz, katkı sağlarız Anadolu’nun yeşermesine. Onu kirletmeyiz, böylece yollarının, ovalarının güzelliğini göstermiş oluruz herkese.

Anadolu’yu tanımak demek; hangi köşesinde yaşıyorsak yaşayalım hiç fark etmez, onu öğrenmek, yeşertmek ve korumak demektir. Anadolu’yu tanımak demek; Binlerce yıl boyunca yüzlerce medeniyetin ortak mirası olarak bugün bizim egemenliğimiz altındaki bu değerli toprakları sahiplenmek, sahiplenirken de onun toprak parçası olması dışında manevi varlığının da farkında olmak demektir.

Yazımı Yavuz Bülent Bakiler’in şu dörtlüğü ile bitirmek istiyorum;
"Sevdam türkülere benzer, anama benzer. Anadolu’ma benzer, bereketli, katıksız…"
Sevgilerle…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Akın Derki - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak B Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan B Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler B Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı B Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Bursa Markaları

B Gazete, Bursa ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (539) 958 70 00
Reklam bilgi